Seyahatte Kadınsal Hijyen ve Temizlik

Seyahatte en çok merak edilenlerden birisi de; kadınsal mevzular. Erkeklerin tuzu kuru tabii, onların bilmediği, tahmin bile etmediği birçok şey yaşıyoruz. Ee tabii bu olay seyahatte biraz boyut değiştiriyor.  Ben de uzun zamandır canım kadın takipçilerime söz verdiğim, yoğun seyahat ettiğim için bir türlü yazamadığım bir yazıyla karşınızdayım; Seyahatte Kadınsal Hijyen.

Uzun ya da kısa bir yola çıkacaksınız ve aklınıza direk; ya yolda regl olursam, tüy sorunlarımı nasıl halledeceğim ya da gittiğim yerlerde kişisel temizliğime nasıl dikkat ederim gibi soruları geliyor. Sakin olun; bunların hepsi öyle düşündüğünüz kadar dert edilecek şeyler değil. Ben kendi çözümlerimi yolda buldum; size de bulduklarımı ve aklıma gelenlerin hepsini söyleyeceğim.

 

O zaman ilk olarak kadınların çilesi olan regl’den başlayalım. Siz dönemlerinizi nasıl atlatıyorsunuz bilemem ama, ben kendimi bildim bileli, sancılı ve bol ağrılı atlatıyorum. Hatta evde olduğum zamanlar evden çıkamayacak kadar bile oluyordum. İlk başta şunu söylemeliyim ki; yoldayken hava değişimi, mevsim değişimi gibi konulardan regliniz düzensiz olabilir. Aslında seyahate çıkmadan önce bir kadın doğum doktoruna kontrole görünseniz içiniz de rahat eder. Regl dönemlerini; benim gibi sancılı atlatanlara tavsiyem, yanınızda her zaman ağrı kesici ilacınız olsun. Bunun için tabii doktorunuza danışın ve regl için bir ağrı kesici isteyin. Ben çoğu zaman tam otobüse binerken, uzun tren yolculuklarında ya da çok saçma yerlerde regl olduğum için, ilaçlar ağrılarım için kurtarıcı oldu. Aslında ilaç kullanmayı pek tercih etmeyen biri olarak; daha çok bitkisel yöntemlere başvuruyorum; ancak yoldayken bunları her zaman sağlayamıyorsunuz.

Regl ile ilgili bana gelen ikinci soru ise; ‘pedi nereden temin ediyorsun?’ oluyor. Hindistan’dan tutun da hemen hemen her yerde ped bulabilirsiniz arkadaşlar. Marketlerde yoksa eczanelerde olur. Şu ana kadar ped bulma konusunda hiç zorluk çekmedim. Tabii çeşitleri biraz farklı oluyor. Bazı yerlerde Türkiye’deki gibi normal, gece, uzun gibi değil de; daha az çeşitli olabiliyor. Ben şu ana kadar uzun bulma konusunda hiçbir sorun yaşamadım.

Şimdi biraz genital bölge hijyeninden bahsetmek istiyorum. Malesef kadın olmanın çileleri bitmiyor. Eğer genital bölge hijyenine dikkat etmezseniz, sistit olabilirsiniz. Ben daha önceden sadece 2 defa olmuştum, onlar da hemen geçti. Ancak bu dünya turumda o kadar dikkat etmeme rağmen yine de sistit oldum. Özellikle Güney Asya’daki tuvaletler biraz hijyenden uzak oluyor. O yüzden size tavsiyem yanınızda kesinlikle tuvalet kağıdı taşımanız. Çünkü burdaki tuvaletlerde genelde tuvalet kağıdı olmuyor. Onun dışında tuvaletler o kadar pis ki; oturduğunuz anda direk bakterileri kapmış olursunuz zaten. Ben oturmadan yapma yöntemini geliştirdim:) Bunun için siz de ya bunu yapabilir; ya da ayakta işeme aparatlarından alabilirsiniz. Hiç kullanmadığım için aparatlar hakkında hiçbir bilgim yok. Onun dışında yanınıza yeteri kadar iç çamaşırı almanızı tavsiye ederim. Seyahatte her zaman kıyafetlerinizi yıkayacak fırsat olmuyor, bunu hesaba katarak yanınıza yeterli miktarda iç çamaşırı alın ve her gün temiz giymeye özen gösterin.

Benim yanımdan ayırmadığım şeylerden birisi ise; kolonya. İnanılmaz işlevsel bir şey. Tuvaletten çıktığınızda, özellikle otobüsle ya da trenle seyahat ederken; her zaman musluk bulamayabilirsiniz. Bu yüzden kolonya çok işlevsel sürekli sıkıp elinizi hijyen altında tutabilirsiniz. Onun dışında Hindistan’dayken( tahmin edersiniz ki her yer çok pis) en çok tükettiğim şeylerden birisi olmuştu kolonya. Örneğin; Hindistan’da oturduğunuz sandalyeden tutun birçok yerden kalkınca arkanız pislikten simsiyah olabiliyor. Ben bu yüzden oturmadan önce de kolonyayla temizliyordum. Temizlik konusunda çok aşırı titiz olduğumu düşünmeyin; Hindistan çok başka bir yer. Ama hijyene çok önem veriyorum; ee ucu sağlığa dokunuyor, önemsenmeli.

Daha sonraki mevzumuz; kıl, tüy derdi. Ne de çok sorunumuz varmış değil mi? Bunlar uzaktan bakıldığında her ne kadar zor ve uğraştırıcı gözükse de; inanılmaz zor şeyler değil. Özellikle epilasyon yaptırmışsanız, zaten bunlar sizi çok sıkıntıya sokan şeyler olmayacaktır. Ben epilasyonun çok sağlıklı olduğunu düşünmediğimden ( lazer ışık dalgaları ileriki vadede sağlık sorunlarına yol açacağından korkuyorum, daha çok yeni bir yöntem ve etkilerinin henüz gözükmediğini düşünüyorum) yola çıkarken yanıma bir epilasyon aleti aldım. Kullanışlı oldu ancak sonradan soğuk ağda bezlerinin daha kullanışlı olduğunu anladım.  Seyahatte hem taşıması hem de işlevi bakımından çok kolaylık sağlıyor. Ya da dilerseniz; özellikle Asyadaysanız, burada birçok masaj salonlarında waxing yani ağda hizmeti alabilirsiniz. Ben hiç yaptırmadım, kendim yapmak daha kolay ve rahat oluyor benim için, o yüzden tercih etmedim. Fiyatları ülke ülke değişse de; Türkiye’deki fiyattan pahalı oluyor genelde.  Bir yere çıkmanız gerekir, kendinizi çok huzursuz hissederseniz, yanınızda bir traş bıçağı bulundurmanızı öneririm. Ben traş bıçağı kullanmayı hiç ama hiç sevmiyorum, bence siz de kendinizi o kadar zora sokmayın. Sonuçta bu yola daha özgür olabilmek, önyargılardan kurtulabilmek için çıktınız. Bırakın iki tüy sizi etkilemesin, sizi bu kadar rahatsız etmesin:)

 

Son olarak da; kaş bıyık mevzularına değineceğim. Ben yola çıkmadan önce kuaförüme; kaşımı nasıl alacağımı biraz göstermesini rica ettim. Böylece çıkanları alarak kaşımın şeklini korumaya çalıştım. Siz de kaşınızı almayı öğrenirseniz eğer; sizi büyük bir dertten kurtaracaktır. Çünkü kuaföre bile gitseniz; çok aldı az aldı, içeri girdi dertleriyle uğraşmak zorunda kalmazsınız (bir de bunu İngilizce yaptığınızı düşünün.) Soğuk ağda bantları yine bıyık için çok kullanışlı oluyor. Manikür pedikür ise; şimdiye kadar hiç yaptırmadım, hiç de özenmedim. Zaten o sırt çantasıyla o tırnaklar kırılır, bırakın bu sefer de böyle olsun; seyahatiniz bitince şehirde yine yaptırırsınız.

Son olarak bir anımı anlatmak istiyorum sizlere. Filipinlerde; Manila’dayken her yerde masaj salonları görüyordum. Dedim ki, bu sefer uğraşmıyım, kaşımı aldırayım. Neyse birkaç salonda bulamadım, sonunda buldum, bir ladyboy beni sandalyeye oturttu. Kaşlarımı aldırmak istiyorum dedim, bir de ne göreyim, bakmasam jiletle kaşlarımı alacaktı. Ne yapıyorsun, o ne dememe kalmadan gayet sakin bir tavırla jileeet dedi. O an anladım ki; bazı yerlerde kaşlarınızı jiletle alıyorlarmış. Aman Allah korusun, iki tüyle zor uğraşıyoruz, bir de jiletle alırsa çıkacak tüyleri düşünemiyorum bile:)

Kişisel temizlik önemli, özellikle de başka ülkelerde seyahat ederken. Ama temizlik dışındaki iki, üç tüy seyahatinizi kabus haline getirmesin. Siz güçlü kadınlarsınız, her şeyi halledersiniz.

Seyahatiniz bol, sağlığınız yerinde olsun:)

 

 

VİETNAM VİZESİ NASIL ALINIR?

 

Vietnam; Güney Asya’da hayalim olan, vizesinin biraz zor olmasıyla geçen yıl yaptığım Güney Asya yolculuğumda ertelediğim bir yerdi benim için. Bu yıl artık ertelemek istemedim, hali hazırda Güney Asya’nın birçok yerini gezmişken Vietnam’ı da görmek için ilk yaptığım şey ”‘Vietnam Vizesi En Kolay Nasıl Alınır’ ı araştırmak oldu.

Aslında Vietnam’a gitmeden önce uzun araştırmalar yapıp çeşitli yollar bulmuştum, Vietnam vizesi için. Kamboçya’dan Türkiye’den Tayland’dan alan birçok kişiyle tanışmış, bir kısmının aldığını öğrenirken, bir kısmının alamadığını öğrenmek biraz korkutmuştu beni.

Peki Vietnam vizesi Türkler için neden bu kadar zor? diye sorarken kendini bulmuş ve üzerine araştırmaya başlamıştım. Çeşitli araştırmalarım sonucu; Vietnam’da yaşayan Türkler; bazı illegal işler işlemiş (kaçakçılık, taciz, belgede sahtecilik vs) ve daha sonra tabiri caizse Vietnam Türkleri kara listeye almış. Bunları duymak beni biraz üzdü, vizeyi alamam diye de biraz tedirgin oldum; ancak çok kolay bir yolla vizeyi aldım.

İnternette vizeyi nasıl alırım diye araştırırken, http://vietnamavize.com/ web sitesi olan bir Türk şirketine denk geldim. Şimdi siz bu şirkete, sadece pasaport fotokopinizi ve uçak bileti rezervasyonunu gönderiyorsunuz, yaklaşık bir hafta içinde size bir vize onay mektubu gönderiyorlar. Sanırım bunun en güzel yanı da; hangi ülkede olduğunuzun bir öneminin olmaması. Çünkü bu işlemleri mail üzerinden yapabiliyorsunuz. Onay mektubu size iletildikten sonra; iki adet biyometrik fotoğraf ve 25 usd ile vizeniz 15 dakika içinde havaalanında basılıyor. Eğer havaalanı yoluyla değil de, karadan giriş yapacaksanız; bulunduğunuz ülkenin konsolosluğundan bu belgenizi götürüp pasaportunuza işletebilirsiniz. Ancak bulunduğunuz ülkeye göre vize ücreti değişmekte bu da aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Bu onay mektubunu alırken kapıda vize almak riskli mi? diye aklınıza sorular takılabilir, eğer işlemi bu şirket üzerinden yaparsanız, bu konuda içiniz rahat edebilir. Zaten vize onay mektubunuz çıkmadan ücret de istemiyorlar. İbrahim Bey, birçok konuda size yardımcı olacaktır. Bu belgeyi 7-10 gün içerisinde alırsanız; 100 usd, eğer acilse 3 gün içinde alırsanız, 180 usd ödüyorsunuz.

Vietnam vizesini, kendiniz bireysel olarak başvurarak da yapabilirsiniz, ancak bu biraz riskli olur. Birçok kişinin konsoloslukta pasaportunu geri çevirdiklerini duydum. Biz buralara kadar gelmişken; bu riski göze alamadık. Eğer siz de buradan almayı düşünürseniz; bilgileri şuraya bırakıyorum.

Telefon-Whatsapp :  0541 210 20 20

Evet, Vietnam’a gitmek diğer Güney Asya ülkelerine göre biraz masraflı; ancak orada bir güzellik görülmeyi bekliyor. Güney Asya’nın en çok etkilendiğim ülkeleri arasına girmeyi başardı bile. Upuzun ve yemyeşil pirinç tarlalarını, muhteşem sebzeleri ve kahvesini, savaşın ülkeye etkisini, güler yüzlü insanlarını ve Vietnam’da yaşadığımız bütün olayları bir sonraki Vietnam Günlükleri yazımda anlatacağım.

Bol seyahatli ve sevgiyle kalın:)

DAHA YEŞİL BİR HAYAT İÇİN

Üniversitede çalışma konularımı hep çevre üzerine seçmişimdir. Ekoloji ve çevre adına bir şeyler öğrenmek, bir şeyler yapabilmek her zaman çok mutlu etmiştir beni.

Aslında çocukluğumdan beri hep duyarlıyım çevreye. Tabii çocukken okuldan öğrendiğin kadarıyla çevreye çöp atmamak, doğaya zarar vermemek seviyesindeydi bu karar. Üniversitede bu konuyu akademik anlamda genişletip daha duyarlı oldum. Hatta mezun olduktan sonra; doğal alanları imara açmaya aracı olmak yerine, yenilenebilir enerji sektöründe çalışmayı seçtim.

Seyahat etmeye başladığımdan beri, çoğu vaktimi doğada geçirmeye çalışıyorum. Bir ara o kadar çok kamp yapıyordum ki hatta, eve geldiğimde yatağımda rahat hissetmiyor, gözlerim matımı arıyordu. Bunun dışında seyahat ettikçe yeşil aktivitelerimi arttırdım, gönüllü olarak çalıştığım işleri daha çok ekolojik işler seçtim ve çevre ile ilgili daha çok bilgimi arttırdım. Bireysel olarak da elimden geleni yaptım; mesela plastik çöp poşeti kullanmayı bıraktım, bez çanta ile alışverişe gittim, tüketim çılgınlığı kendi çapımda azaltmaya çalıştım gibi.

Neyse dün hostelde otururken ‘karbon ayak izimi’ hesaplayayım dedim. Nedir bu karbon ayak izi derseniz; insan faliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür.Bu birincil (doğrudan) ya da ikincil (dolaylı) olarak ikiye ayrılıyor. İşte tam o noktada; dolaylı olarak ne kadar dikkat ettiğimi sorguladım. Bunun giydiğimiz kıyafetlerden, tüketim çılgınlığımıza, yemek tercihimizden eğlence aktivitelerine hatta banka hesaplarımıza kadar uzandığının farkındalığını yaşadım. Bunları hep biliyordum, ama nedendir bilmiyorum bu gerçekler yüzüme tokat gibi çarptı resmen.

PEKİ BİREYSEL OLARAK NELER YAPABİLİRİZ?

Küçük bir sarsıntıyı atlattıktan sonra, hemen ne yapabilirim diye düşündüm. Aslında bireysel anlamda yaptıklarımızın çok küçük gözükse de büyük katkıları var. Çok basit örneklendirecek olursam; ihtiyaçtan fazlasını almamakla birlikte, ihtiyacımız olan eşyaları freecycle ile edinebiliriz. Nedir bu freecycle derseniz; insanların eski eşyalarını atmayıp ihtiyacı olan insanlarla ücretsiz paylaştıkları platform. Düşünün bir masaya ihtiyacınız var, masaya ihtiyacı olmayan evinde boş yere yer kaplayan birisinden bunu edindiğinizi. Olan birisinden alarak bunun yeni üretilmesi için ne enerji ne para harcıyorsunuz. Muhteşem değil mi?

Onun dışında benim şu aralar yapmaya çalıştığım bir şey daha var. Yeme alışkanlığımı daha sağlıklı ve organik şekle çevirmek. Hatta ben şu aralar daha çok vejetaryan olma yolundayım ancak bunu yolda yapmanın zorluğundan ve yolda bütün besin değerlerimi sağlayacak gıda bulmanın zorluğundan şu aralar sadece gerektiği kadar et tüketmeye çalışıyorum. Zaten böyle ciddi bir karar için gerçekten çok fazla okuma yapmam lazım sanırım. Neyse bu konuya sonra değineceğim; organik beslenmenin çevre sağlığıyla ne alakası var ki derseniz; sera sırasında harcanan enerjiden,  kullanılan tarım malzemelerine kadar ilgisi var aslında.

Dünya turu sürecimde; dünyanın en pis en çevreyi kirleten ülkesinden, en çevreci projeleri sahip ülkelerinde bulundum, birçok iyi kötü uygulamalar görüp çevre faktörünün toplumları nasıl etkilediğini net bir şekilde gördüm. Japonya’da tertemiz hava soluma özgürlüğünden, Hindistan’ın pis havasından insanların ne kadar kötü ortamlarda yaşadığını gördüm. Tabiiki de bu işin içinde ülkelerin ekonomik durumu en büyük etken. Ama birey olarak çok şey yapabiliriz. Benimle mi kurtulucak dünya demeyin, onca büyük düşünür, bilim insanı böyle düşünseydi ne olurdu?

Evet aslında oturduğumuz yerden verdiğimiz kararlarla birçok şeyi değiştirebiliriz. İçerdeki açık olan ışığı boşuna yanmasın diye kapattıktan sonra, çöplerimizi ayrıştırabilir, klima kullanımını azaltabilir, markete bez çantalarımızla gidebiliriz. Çok uzun olmayan seyahatlerimizde örneğin İstanbul-Ankara arasında uçakla seyahat yerine, otobüs ya da tren kullanabiliriz. Şehir için bisiklet sürmeyi alışkanlık haline getirebiliriz.

Yapılacak öyle çok şey var ki aslında bu konuda; ben de tam bu noktada kendime kattığım her yeni bilgiyi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Her ay çevre konusunda bir kitap okuyup, seyahat ettiğim yerlerde öğrendiğim ekolojik uygulamaları sizlerle paylaşacağım. En azından ekoloji için küçük bir adım bile, çok güzel sonuçlar doğuracaktır.

Bu farkındalık bile gününüzün güzel başlamasına sebep olabiliyor. Benim öyle oldu. Peki ya sizin?

MERHABA 2018!

Selamlar güzel insanlar, bir süredir vakit ayıramadığım bloguma, her yıl kendi içimde yazdığım, bu yıl da sizlerle ilk kez paylaştığım yazımla geri dönüyorum.

Halihazırda çok da kolay olmayan seyahatime bir de youtube ve instagram için video ve fotoğraflar eklemeye çalışırken çok severek açtığım bloguma bir türlü zaman bulamadım. Bunu da yeni yıl kararlarımın içine aldım ve dedim ki ilk yeni yıl kararımı gerçekleştireyim.

Ben her yıl sonunda bir yılımın nasıl geçtiğini, istediğim hayalleri ne kadar gerçekleştirebildiğimi, bir sonraki yıldan beklentilerimi ve neler hissettiğimi hep yazarım. Yılın herhangi bir zamanı hep açar okurum, ne kadarını yapmışım, o dönem neler istemişim diye. Şimdi ise sizlerle 2017 yılının nasıl geçtiğini paylaşmak istiyorum.

2017 yılı biraz tuhaf başladı benim için. 3 ay süren  Güney Asya yolculuğumdan dönmüş ve ne yapıcağımı bilmez bir halde kendimi yiyip bitirmekle başladı. Benim için zorlu bir yolculuk olmuştu ve döndüğümde istediğim soruları cevaplayamamış, hayatıma nasıl yön vereceğimden emin olmayan bir Yağmur’la karşılaştım. Artık İstanbul’u sevmiyordum, arkadaşlarımın eğlenme biçimi bana saçma geliyordu, düzenli bir işe girsem kaçışımın olmadığını görebiliyordum. Kısacası ne İstanbul’dan ne de arkadaşlarımdan eski tadı alabiliyordum.

Bunlar beni hem korkutan hem de çok heyecanlandıran bir karara doğru itekliyordu; Dünya turu kararı. İlk defa bunu kendime sorduğumda; Yağmur bu çok zor bir şey, yapabilir misin dedim kendime. Sonra sürekli bunu düşünür olmuştum. Aklımı karıştıran şey; bir önceki yolculuğumun zorluğu, tek başıma bunların nasıl üstesinden geleceğim ve sonu tamamen belirsizlik olan bir yolun olmasıydı. Ne maddi bir birikimim vardı, ne de o kadar zamanda biriktirebilirdim. Zaten biriktirecek kadar yıllarca çalışmaya da sabrım yoktu.

Ben bunlarla cebelleşirken; bir yandan da hayatımı yaşarken, yaşadığım hayatı her yönüyle sorguladım. Dünya turuna çıkıp, yarın öbür gün ben İstanbul’u özledim demek istemiyordum aslında. Sanırım bu sorgulamayı yaptığım için ve ne kadar çok istediğimi gördüğüm için; insanlara göre çok ani ama bana göre uzun süreden sonra alınmış karara artık dört elle sarılıyordum; Dünya turuna çıkıyorum!

Korkularımı bir kenara bırakıp, bu kararı aldıktan sonra aslında işler daha da hızlandı. Korkmak yerine; çözüm arayıcı oldum. İlk başta maddiyat işini çözmeliydim, yolda yapabileceğim işleri düşündüm, sonra ev kapatma süreci başladı. Tabii bu sürede seyahatlerime devam ediyordum.

Çok güzel insanlarla tanıştığım Mısır yolculuğu yaptım. Ortadoğu’nun güzel insanları beni öyle güzel ağırladı ki, yine yolda aradığım o duygunun muhteşem duygusuyla doldum; insan ve kültür tanımak. Hatta orada tanıştığım insanlar dünya turu sürecimi en çok destekleyen insanlardan oldular.

Daha sonra benim için çok keyifli bir doğa yürüyüşü yaptık babamla. Aslında çok uzun zamandır konuşuyorduk; babam biraz erteliyordu. Tamam dedim gidiyoruz artık, en güzel sezonu şu an, çıktık yola. 10 gün boyunca Likya yolunu yürüdük; bütün yemeğimizi yanımıza almıştık ve her gün çadırda kaldık. Öyle keyifliydi ki benim için, sanırım 2017’nin en keyifli yollarından birisiydi. Likya yolunda kaybolduk, aç kaldık, fırtınadan az kalsın çadırımız uçuyordu ve binlerce macera yaşadık. Babamla birbirimizi daha iyi tanıdık, çok güldük, birbirimizden cesaret alıp başaramayacağımız şeyleri başardık ve inanılmaz eğlendik. Babamın komik olduğunu biliyordum da bu kadar komik olduğunu tahmin edemezdim!

Daha sonra benim için ilk olan, Avrupa Gönüllülük Projesi’ne gittim Norveç’te. Aslında bununla ilgili teknik bilgileri daha sonraki yazıda sizlerle paylaşıp, sizlerin de çok katılmasını istediğim bir proje. Çevre ve sürdürülebilirlik üzerine proje ürettik Bulgaristan’dan ve Litvanya’lı grup arkadaşlarımla. Mezun olduktan sonra başka bir platformda bu bilgilerimi kullanmak ve çevre adına beyin fırtınası yapmak çok güzeldi. Yine çok güzel insanlarla tanıştığım, çok güzel anlar paylaştığım, eğlenceli vakit geçirdiğim günler geçirdim Norveç’te.

10 gün projeye dahil olduğum,  onun dışındaki 4 gün çok sevdiğim bir arkadaşımla, 50 euro ile Norveç’i gezdim! Nasıl mı diyorsunuz ben de hala inanamıyorum. Otostopta muhteşem insanlar tanırken, yol kenarında parmağımı kaldırmış beklerken Türkiye’den getirdiğim konserveler dünyanın en lezzetli yemekleriydi o an benim için.

Daha sonra İstanbul’a gelip ev toplama sürecim başladı. Tabii beni İstanbul’da bekleyen büyük sürprizden habersizdim. Yol yaptığım süreçte hep, ”o” dediğim insana daha çok yaklaştığımı hissediyordum, bazen çok yanlış kişileri o sanıyor, bazen onun varlığını bilsem de, hiç ulaşamayacakmışım hissine kapılıyordum. Ve o geldi, beni sarmaladı, hep aradığım o eksik parçam olarak şu an tam da olması gereken yere yerleşti.  Tekrar hoşgeldin, şimdi hayat seninle çok daha güzel!

Ev kapatma, taşınma süreçlerini halledip, dünya turuna çıkmadan önce bir süre ailemle vakit geçirmek istedim. Kafamdakileri topladım, dinlendim ve dünya turuna bomba gibi hazırdım. Emre’yle birbirimizden önce vermiş olduğumuz kararlara saygı duymak istedik ve bir süre tek yolda olup ardından buluşmak istedik. Ve bütün hazırlıkları yaptıktan sonra, 2017’nin en güzel kararlarını eyleme koymuştum!

Ah Japonya… Sen ne kadar güzel bir ülkesin! Dünya turuma çıkma kararından sonra en iyi verdiğim kararsa; Japonya’dan başlamak oldu. Biliyorum, Japonya’yı çok anlattım ama, gezdiğim ülkelerden sonra ilk defa favori ülkemi burada buldum. Öyle güzel insanların hayatlarına karışıp, öyle güzel bir milletin kültürünü tanımak; hala saflığın ve güzelliğin olduğunu hatırlattı bana. Sanırım özgürlüğün en güzel halini korkusuzca Japonya’da yaşadığım için böyle hissetim. İlk defa bu kadar güvenli bir ülkede olmanın hem şaşkınlığını yaşadım hem de inanılmaz keyfini.

Daha sonrasını az çok biliyorsunuz işte; Güney Kore’ye geçtim, tam da bu noktada sizlerle tanışmış olduk, muhteşem mesajlarınızla yaptığımın ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha hatırlattınız, güç oldunuz bana. Sonrasında daha çok takip ettiniz beni, ben de bildiğim öğrendiğim her şeyi sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşadım. 2017’nin en güzel getirilerinden biri de sizsiniz! Bir defa daha ülkemin ne kadar güzel insanları olduğunu gösterdiniz bana!

Güney Kore’den sonra Emre ile Filipinler’i gezmeye başladık, ve seyahatimize Bali’den devam ediyoruz.

Dönüp baktığımda; kararlarım kararsızlıklarım, hatalarım doğrularım, yapabildiklerimle muhteşem bir yıl geçirdim. Dünya turu kararı sadece yola çıkmak değildi benim için, hayat şeklimi değiştirmekti. Bu yüzden gitmeden hayatımı gözden geçirdim, hayatımda gereksiz ve bana zarar veren insanları çıkarttım, gereksiz eşyalarımın yükünden kurtuldum ve yanıma aldığım üç beş parça eşyayla sadece fiziksel değil, manevi olarak da yolun bana getirdiği güzellikleri yaşıyorum. Size hep diyorum, çok eşya çok kişi, bize inanılmaz yük oluyor; onları  hayatınızdan atınca, neden daha önce yapmamışım ki diyorsunuz.

Hayatımı nasıl geçirmek istiyorum, gerçekten ne istiyorum sorularını ararken kendimi yolda buldum aslında. Bu soruların cevaplarını en iyi hissettiğim yerde; yolda vermek istedim. Şimdi ise; o soruların cevaplarını teker teker buluyorum.

Size bunları yine plansız geldiğimiz bir hostelde kahve içerken yazıyorum. Sabaha bizi bekleyen koca bir yılın enerjisiyle muhteşem başladım ve direk sizlerle biraz sohbet etmek istedim aslında. Biliyorum bu sefer çok uzun yazdım ama çok ara vermiştim, kısa bir yazıyla geleneksel yıl sonu yazımı geçiştiremezdim.

Çok şey öğrendiğim, çok güzel kitaplar okuyup beni aydınlatan çok güzel filmler izlediğim, yılın ilk yarısındaki hemen hemen bütün sanat aktivitelerine gittiğim, en çok seyahat ettiğim, hayatımda gereksiz herkesi çıkarıp yolda hayatıma muhteşem insanlar kattığım, tanımadığım ülkelerde çokça otostop yaptığım, ordaki yerel insanların evlerinde kalıp kültürlerini tanıdığım, kendi içime yaklaştığım ve dünya ve insanlık adına güzel şeyler yapmak için çok kafa yorduğum, kısacası çok verimli ve hayatımı nasıl yaşamak istiyorsam öyle bir yıl geçirdim.

2018 planlarımı da şimdiden yaptım. En güzeli de öğrenmek istediğim şeyleri listelerken, bunları evim gibi hissettiğim yerde; yolda öğrenme kararı aldım. Yoldan beslenerek büyümeye her yıl olduğu gibi bir yıl öncesinden daha çok şey katarak devam edeceğim. Size de önerim; her yıl için oturun böyle yazı yazın. Hıı yazı yazmayı sevmiyor musunuz, o zaman oturun yapmak istediklerinizi listeleyin. Yapamıyorum diye hemen pes etmeyin, adım adım ilerleyin. O yolda küçük bir şey yapmanız bile, öyle büyük bir şey ki aslında, lütfen bunu küçümsemeyin. O listenizdeki maddi şeyleri azaltıp, size manevi olarak dönüşlerinin daha tatmin edici olduğu şeyler ekleyin. Seyahat edin, yeni hobiler katın hayatınıza mesela kamp yapın, kitap okuyun, daha çok gülün, spor yapın, yeni bir dil öğrenin ve en önemlisi gönüllü işler yaparak insanlara ve hayatınıza yeni bir boyut kazandırın mesela. Gönüllü işler benim hayatıma yeni bir boyut kazandıran bir etken oldu, bunu daha sonra başka bir yazıda anlatmak istiyorum. Demek istediğim; bunların sizlere geri dönüşü, yeni çıkan bir telefon alma hedefinden öyle büyük olacak ki, işte o zaman hayattan gerçekten zevk aldığınızı hissedeceksiniz. Ben de bu yolda öğrendiğim ilginç ve keyifli bilgileri, hobileri, dünyanın bir yerlerindeki yaşamları sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Size yola çıkmadan 3-5 ay önce korkan yapabilir miyim diyen ve şu an o yolda olan bir kadın olarak yazıyorum. Ben öyle gördüğünüz kadar uzak değilim size, içinizden birisiyim. Sadece gözünü karartıp, cesaret edebilmiş bir arkadaşınızım. Siz bunları okurken, yine ben yapabilir miyim ki diceksiniz belki, kim bilir belki seneye siz de bana çok farklı ülkelerden yazarsınız.

Benim için yeriniz çok ayrı, o güzel mesajlarınızdaki enerjinizle beni öyle mutlu ediyorsunuz ki, belki siz de bunun ne kadar büyük olduğunun farkında değilsiniz.

Size sağlıklı, mutlu ve hayatınızı nasıl yaşamak istiyorsanız, ona yaklaştığınız bir yıl diliyorum. Sevdiklerinize daha çok sarıldığımız, daha çok gülüşlerimizin olduğu, doğayı ve hayvanları daha çok önemsediğimiz, bütün insanları yargılamadan kucakladığımız

Güzellikler sizinle olsun!

Birbirinden Lezzetli Japon Yemekleri

Ah neler yemedim ki ben, seyahatteyken. Kimilerimiz için en büyük problemken, kimilerimiz içinse en büyük keyiftir farklı lezzetler. Genelde Asya’nın yemek kültürü bizden biraz daha farklı olduğu için gidenler için ilk günler sorun olabilme olasılığı yüksektir. Ama Japonya’da ben hiç ama hiç zorluk çekmedim hatta çok beğendim yemek kültürlerini. Biraz abartıp fazla yemiş de olabilirim.

Ee peki ‘Japonya’da Ne yemeli Ne içmeli‘ derseniz, listeye ilk olarak klasik bir Japon lezzetiyle başlıyorum.

1.Suşi

Listenin olmazsa olmazı tabiiki de; suşi. Türkiye’de ve Avrupa’da aşırı pahalı olan suşi, Japonya’nın en ucuz yemeği. Genelde bir porsiyonu (ikili ya da dörtlü) 1 dolar civarı. Eğer suşi yemeğe karar verdiyseniz; kesinlikle bir Suşi restoranına gidin. Oturduğunuz yerden, bütün suşi çeşitleri dönerek yanınızdan geçiyor, istediğinizi alıyorsunuz ve her çeşitini bu restoranlarda var. Suşiyi, vasabi ve soya sosuyla denemeyi unutmayın.

2. Okonomiyaki

Okonomiyaki; birçok sebzenin içerisine isteğe göre et ya da balık koyarak hazırlanan hamur kızartmasıdır. Bu da çok ama çok lezzetli. Fiyatı diğerlerine göre biraz daha yüksek olabilir ama Osaka’da uygun yerler bulabilirsiniz. Zaten Osaka adeta bir yemek cenneti!

3.Takoyaki

Bunu sokakta her yerde görebilirsiniz. Özellikle festival varsa, genelde tezgahların çoğunda Takoyaki yapanları görebilirsiniz. Ahtapot etinden yapılıyor. Ahtapot etini çok sevmem aslında, ama takoyakiyi çok beğendim. Özellikle domates soslu olanını denemenizi tavsiye ederim.

4. Udon

Udon; bir çeşit noodle yemeği. Ben noodle çok sevdiğimden ve genelde Japonya’nın en ucuz yemeği olduğundan sıkça bundan yedim. Diğer noodle’lara göre biraz daha kalındır ve suludur. Bitirdikten sonra çorbasını hüüüüp diye içmesini çok sever Japonlar. Dilediğinize göre, içine birçok şey ilave ettirebilirsiniz.

5.Soba

Soba ile udon birbirine çok benzer. Noodle’ların kalınlıkları farklıdır sadece. İçine yumurta, sebze çeşitleri, et çeşitleri ekleyerek farklı lezzetler deneyebilirsiniz.

6.Tempura

Birçok sebzenin ya da deniz ürününün yağda kızartılmış halidir. Genelde udon ya da soba yerken yemeğinizin yanına alıp tadabilirsiniz. Ben en çok karidesli olanını sevmiştim. Zaten karides çok sevdiğimden, her yemeğin içinde yedim sanırım.

7. Miso Soup

Japonların yemeğe başlamadan önce genelde tercih ettikleri çorbadır. Bununda birçok çeşiti var, ama balık çorbası daha yaygın olanı. Evimde kaldığım arkadaşım yapmıştı, bizim çorbalara göre biraz daha sulu geldi bana.

8.Ramen

Japonya’da favori yemeklerimden ilki Ramen sanırım.  Deniz ürünleri, tavuk suyu ya da et suyuyla yapılan çorbasının içine noodle ve birtakım sebzelerin eklenmesiyle oluşan yemektir. Her gün yesem sıkılmam sanırım. Fiyatı biraz pahalı olmasaydı, zaten her gün yerdim.

9.Sake

Sake, pirinçten yapılan Japonların geleneksel alkollü içeceğidir. Nasıl ya pirinçten mi diyorsunuz, ben de şaşırmıştım ama adamlar her şeyi pirinçte yapıyor zaten. Tadı oldukça güzel, hemen hemen her yerde sake içenleri görebilirsiniz. Alkol oranı %18 ile 20 arasındadır. Tadı biraz beyaz şaraba benziyor, ama ben beyaz şarap sevmememe rağmen sakeyi çok sevdim.

10. Soju ( Shochu)

Japonların votkası diyebiliriz buna. Sakeye göre daha serttir. Alkol oranı %40-45 arasındadır. Sek içimi biraz daha sert olduğu için birayla karıştırıp içiyorlar. Ben de birayla denedim, çok sevemedim, ama denemek istiyorsanız ilk seferde birayla içimi daha rahat. Pirinç, patates, bazı sebzeler, susam tohumunun karışımıyla oluşan bir içecektir. Ayrıca Çin ve Kore’ye özgü soju da bulunmaktaymış. Koreye gidince onu da tadıp farkını da sizlerle paylaşacağım.

11. Japon kahvaltısı

Ne yazık ki, bizim kahvaltı kültürümüz başka hiçbir ülkede yok. En çok özlediğim şeylerden birisi de kahvaltı oluyor. Japonlarda da bizim gibi kahvaltı anlayışı yok, eğer geleneksel kahvaltılarını merak ediyorsanız; pirinç, miso soup yanına da salata ve deniz ürünleri ya da sebze çeşitleri koyuyorlar. Evet, sabah kahvaltıda deniz ürünü yemeleri benim de biraz tuhafıma gitmişti.

Japonya’da diğer ülkelere nazaran aç kalma olasılığınız daha düşük. Hem geleneksel yemekleri çok lezzetli hem de bizim kültürümüzden çok da uzak değil. Hemen hemen her yerde; 7/11, Family Markt, Luwson gibi marketler mevcut. Buralar biraz bizim ülkemizde ucuz marketler gibi ve içerisinden her şeyi bulabiliyorsunuz. Zaman zaman buradan alıp kaldığınız yerde yapmak daha hesaplı olabilir, en azından kahvaltıyı burada daha uygun bir fiyata halledebilirsiniz; ayrıca içerisinde bedava internet oluyor genelinde. Haberleşme için de güzel bir seçenek.

Bu arada unutmadan buraya gelmişken birbirinden çeşit çeşit Japon dondurması denemeden de dönmeyin. Yeşil çaylı olanı tavsiyemdir.

Bu yazıyı yazarken çok acıktım, ben şimdi yemek yemeğe gidiyorum. Olur da buralara yolunuz düşerse, bu lezzetleri denemeyi unutmayın.Hatta bir tabak da benim yerime yiyin. Şimdiden afiyet olsun.

Sevgiler!

 

Minimalist Yaşamla Genel Mutluluk

Uzun zamandır benimsediğim ve Japonya’ya gitmeden önce en çok merak ettiğim konuydu Japonların minimalist yaşam tarzı. Aslında böyle deyince sanki sadece Japonların benimsediği bir yaşam tarzıymış gibi geliyor kulağa, en çok benimseyenlerden diyelim biz.  Japonların bu kadar çok benimsemesinde Zen Budizminin etkisi büyük.

Bu konuda kafa yorduğum için çokça okuyordum zaten gitmeden de. Gidince deneyimlemek çok keyifli oldu benim için. İlk gün küçücük bir evde uyandım. 3 tabak vardı, 2 bardak. Sonunda bunları gördüğüme öyle mutlu oldum ki. Bizi düşündüm, küçükken sadece misafirler gelince kullanabildiğimiz salonumuzu, misafir gelince kullanabildiğimiz yemek takımlarını, kocaman evlerimizi düşündüm. Sonra ne kadar kendimiz için yaşadığımızı sorguladım.

”Less is more” yani ”az çoktur”, anlayışı; hayatıma seyahatle girdi. Seyahat ettikçe hayatın çok daha derin anlamı olduğunu, aldığımız eşyaların bizim oluşturduğumuz zorunluluklar olduğunu anladım. Giderek hayatımdaki gereksiz şeyleri çıkarttım. Aklınıza sadece eşya gelmesin, gereksiz insanları, gereksiz sorunları; yani bana fazla gelen her şeyi. İhtiyacım olan kadar aldım, ihtiyacım olan kadar yedim, sevdiğim ve gerçek insanları tuttum hayatımda. Ne mi kazandım? Çok şey aslında. Çok eşya, çok sorun arkadaşlar. Bir sırt çantamla öyle mutluyum ki; 3 pantolon, 3 tişörtle. Özgürüm bir kere, seyahat ediyorum, yanımda ihtiyaç duyduğum her şey var, fazlası değil. Olmayan arabamın derdi yok mesela,  bilmem kaç milyona aldığım elbisem yırtıldı diye üzülmüyorum ya da çok büyük bir evimi temizlemek için saatlerimi harcamıyorum. Elindeki telefon kullanılır haldeyken yenisi çıkınca koşa koşa gidenlerden hiç bahsetmiyorum. Aslında kendi kendimize oluşturduğumuz dertlerimize ne kadar üzülür olmuşuz demi? Biraz da insanları gözlemleyince şunun farkına vardım bur süreçte, mutsuzluklarımızı geçici olarak yok etmeyi amaçladığımızdan tüketim toplumu olmuşuz. Yeni bir şeyler aldığımızda aslında o mutsuzluğun bir şekilde geçtiğine inanıyor, kendimizi kandırıyoruz. Kendimizle yüzleşip, sorunların derinine insek ve bunu farklı yollardan çözmeye çalışsak, belki kalıcı çözümler bulacağız. Alışveriş ya da saatlerce temizlik yaptığımız saatleri, arkadaşlarımıza, ailemize hatta kendimize ayırsak, ne kadar çok zamanımız olur, hatta en güzel meditasyonumuz da.

Seyahat etmeye başladığımdan beri; hayatımda az eşya, güzel insanlar, sanat ve maneviyat var. İşte zaten bunlar benim en büyük hazinem.

Hayatınızdaki fazlalıkları çıkarttıkça, dertlerinizin de azaldığını göreceksiniz.

Sevgiler!

Japonya’da Otostop Rehberi ve Ulaşım

Selamlar sevgili otostopçular!

Sizlere biraz Japonya’da otostopla ilgili işinize yarayabilecek bilgiler vermek istiyorum. Öncelikle Japonya’da ulaşım çok ama çok pahalı. Eğer otostop yapmazsanız, şehirlerarası trenlere bütün paranızı kaptırırsınız benden demesi. Eğer ki buna bütçe ayırdıysanız demeyin keyfinize, çünkü Japonya size binlerce seçenek sunuyor ulaşım açasından. Yerel, özel, hızlı trenler gibi birçok tren hattı var. E çok seçenek olunca biraz karışık geliyor tabi, ama sakin olun, öyle yardımcı oluyorlar ki; panik yapmanıza gerek yok.

Ben Japonya’da hep otostopla seyahat ettim. Gitmeden çok araştırdım, kolay mı, zor mu, nasıl olur, güvenli mi diye. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, dünyanın en güvenli ülkesindesiniz. O konuda içiniz rahat etsin. Tabii ki istisnalar her yerde vardır; ancak Japonya’da bir turiste kötü davranmak ya da zarar vermek oldukça büyük bir suç. Ki onu geçtim zaten bir insana zarar verebilecek yapıda değiller.

Kolay mı zor mu konusuna gelirseniz, ben ordaki arkadaşlarıma sorduğumda kolay diyen de oldu zor diyen de. Ama tek kişi olduğum için kolay olucağını düşünüyordum zaten. Japonların kendi gibi arabaları da küçük olduğu için, 2 kişi bile çok kalabalık olabiliyor onlara göre. Ki zaten arabasına almak isteyip de yer olmayan birçok insanla karşılaştım. Japonya’da otostop diğer ülkelere göre daha kolay diyebilirim, insanlar otostopa sıcak bakmasa bile, sizi öyle yabancı görünce yardım etmek istiyor. Tabii bunda tek kadın olmam ve ürkütücü gözükmememin de etkisi oldukça büyüktür sanırım.

 

Şimdi otostopa başlayanlar için birkaç ipucu veriyim. Öncelikle Google maps’e  ”toll road of rest stop” yazıcaksınız arkadaşlar. Hatta ben size şöyle linkini koyayım; https://www.google.com.tr/maps/search/toll+road+of+rest+stop+japan/@35.4921262,138.5576309,9.54z Buradan size en yakın olan rest stop yani dinlenme noktasını seçeceksiniz. Genelde tren ya da metroyla ulaşım oluyor, bir nebze de yürümeniz lazım tabi. Burada arabaların çıktığı yöne doğru geçerseniz hem durmaları kolay olacaktır, hem de sizi görmeleri.

Ayrıca bir kartona Japonca gideceğiniz yerin ismini yazmanızı öneririm. Ben evimde kaldığım arkadaşlarıma yazdırdım, hatta ingilizcesini de yazdım. Genelde çok az bekledim, bir defa çok işlek olmayan bir dinlenme noktasında olduğumdan ve hafta içi erken saatte olduğundan, biraz bekledim. Hafta sonu seçerseniz şansınız artacaktır. Ayrıca çok bekleseniz bile, bu dinlenme noktalarında marketler, tuvalet gibi temel ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız yerler oluyor, otostop için çok uygun bir nokta. Gece olsa dahi, bir köşeye geçip kıvrılıp yatsanız, kimse bir şey demez ve sıkıntı yaşayacağınızı da sanmıyorum.

Ben öyle güzel insanlarla karşılaştım, öyle güzel anılar biriktirdim ki, her zaman için iyi ki dedim. İngilizce bilmeseler bile, sizi rahat ettirmek için elinden geleni yapıp, sizin hakkınızda endişeleniyorlar. Japonlar öyle güzel insanlar ki, kendimi bir hayalin içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum her seferinde. Ne kadar anlatsam da, yaşamanız gerekiyor sanırım. Şimdi gidip o güzel insanları bulma zamanı sizin için!

Yolunuz açık, otostopunuz bol olsun!

 

Size Dünya Turundan Sesleniyorum

Japonya’dan sevgiler hepinize. Yaklaşık bir aydır dünya turumdayım ve youtube’da videolara çekerek biraz burayı ihmal ettiğimi düşünüyorum. Hep daha sakin zamanı bekledim, çünkü yazmak en büyük tutkum ve daha geniş zaman ayırmalıyım diye düşündüm. Sonra dün dedim ki kendime, neyi bekliyorsun, yaz işte. Hani bazen daha iyisini yapmak için, hep boşuna zaman kaybederiz ya, o misal.

Bugün çok güzel bir güne uyandım ülkemden kilometrelerce uzakta. Geçen bir ayı düşündüm tüm olanlarıyla. Ne güzel kararlar vermişim. Hiçbir zaman pişman olmadım, olucağımı da düşünmüyorum; çünkü her şeyi göze alarak çıktım bu yola. Çok zordu benim için karar süreci, her şeyi ayarlamak, her şeyi geride bırakmak ve gitmek. Şimdi buradan bakınca, bu süreç sadece Türkiye’de zormuş aslında. Yola çıktıktan sonra bütün o zorluklar sanki, uçağın havalanmasıyla yerde kaldı. Zorlu bir yolculuk geçirdim, ucuz diye aktarma üstüne aktarma yaptım, bir gün Filipinler’de bekledim, üstüne üstlük aşı yüzünden ateşim çıktı ve havaalanında kıvrılıp yatamadım. Ateş ve biraz mide bulantısıyla, sizlerden gelen güzel mesajları okudum, ilaçtan daha güzel etki etti. Bu sürecimde yanımda olduğunuz için öyle güzel hissettim ki kendimi, işte bu dedim, tek ihtiyacım olan da bu.

Daha çok yolun başındayım, ama yoldaki zaman bir değişik işliyor; hızlı mı desem yavaş mı bilemiyorum. Bazen ne ara bir ay oldu diyorum, bazen de sanki bir yıl yaşamış gibi hissediyorum kendimi. Yaptığım tren yolculuklarında, otostoplarda beklediğim aralarda, çokça düşünüp hayatı sorgulama fırsatım oluyor.  Sanırım çok düşünüp, her anımı dolu dolu yaşadığımdan çok uzun zaman geçirmişim gibi geliyor. Daha şimdiden öyle şeyler yaşadım ki; bir kısmı zorluklarla doluydu, büyük kısmı mutlulukla. Yolu öyle benimsemişim ki, zorluklarla karşılaşsam bile, sanırım bana onlar zorluk olarak gözükmüyor. Aç kalıyorum, dışarıda kalıyorum, her zaman para hesabı yapıyorum, sonra düşünüyorum İstanbul’daki hayatımı; çok daha anlamsızdı. Hafta sonu arkadaşlarımla bir kahve içebilmek için, haftada en iyi ihtimalle sadece 2 günlük kamplara gidebilmek için tam bir ay köle gibi çalıştığım zamanları hatırlıyorum. Şu an çok daha güzel ve anlamlı şeyleri yapıyorum; dışarıda yatmışım, bir öğün az yemişim hiç gözüme gözükmüyor.

Tutkularının peşinden gitmek böyle bir şeymiş demek ki. Ne olursa olsun, zoruna gitmiyor, hatta her zaman kötü giden bir durumu eğlenceli hale getirebiliyorsun. Bu yazıyı, özellikle orada mutsuz bir hayat yaşayan ve yola çıkmak isteyenler için yazıyorum. Aynı süreçleri 2 yıl önce ben yaşadım, hep çok istedim ama kortum, cesaret edemedim. Ama şimdi görüyorum ki, korkularım öyle yersizmiş ki; hayat, güzellikler ve gülüşler ve birçok şey buradaymış. Hayatımın en güzel gülüşlerini yolda tattım ben.

Bazen bazı şeylerin farkına varmamız biraz zamana mal oluyor ya, ben de 2 yılı böyle düşünüyorum. Hiçbir şey için geç kalmış sayılmazsınız, eğer gerçekten istiyorsanız, bu yazıyı okuduktan sonra bile hazırlıklara başlayabilirsiniz. Ben de kararsızlık, korku, çekingenlik gibi süreçleri geçirdiğim için, sizi çok iyi anlıyorum ama ben hep burada olucağım. Bir nebze de olsa yolunuzu güzelleştirebilmek için.

Kendinize çok iyi bakın; korkularınızı ve beklentilerinizi bir kenara bırakın, yola bakmasını bilirseniz, sizden güzelliklerini esirgemeyecektir.

İlerleyen süreçte güzel yazılarımla sizlere buradan eşlik edeceğim.

Sevgiler hepinize!

YOK OLAN KÜTÜPHANE; İSKENDERİYE

 

Şimdi sizinle Mısır gezimin bir parçası olan; tarihin en gizemli kütüphanelerinden birisine doğru yolculuğa çıkalım. Burası İskenderiye Kütüphanesi.

300 yıllarında Ptolemaios tarafından kurulan ve içerisinde okullarda teoriminden tanıdığımız Öklid’den suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet’e, pratisyen hekim ve tıp bilimci Herofilos’tan,  ilk kadın matematikçi Hypetia’ya kadar birçok bilim adamının içinde bulunduğu bir kütüphane.

Döneminde birçok buluşun evi sayılan kütüphane; dünyanın dört bir yanından, bilimadamlarını ağırlıyormuş. Buraya gelen her eserin bir kopyası alınıp, kütüphane bünyesinde tutuluyormuş.  Anlayacağınız, zamanında en çok eser ve kaynak bulunduran bir bilgi yuvasıymış bu kütüphane. Peki sonra ne olmuş?

Dinin sorgulanmasına yol açtığı için yok edilmiş… Nasıl mı? Yakılarak. Kimin yaktığına dair birçok söylentiler var. Kimi söylentilere göre, Sezar’ın işgal sırasında yaktığı, kimi söylentilere göre, Selahaadin Eyyubi’nin, kimi kaynaklar ise; Hristiyanların Paganizmin yayılmasını önlemek için yaktığını söylemekte. Neticide kim yaparsa yapsın, bulunan onca buluş bir anda yakılıp tamamen yok olmuştur. Belki o bilgilere tekrar erişmek için on yıl, belki de yüzyıllar boşa gitmiştir.

Daha sonra 2002 yılında tekrar yapılan bina; raflarında 8.000.000 ciltli ve 80 dilde eser bulundurması, içerisinde üç müzeye sahip olması ve ekolojik bina olması nedeniyle dünyanın en gelişmiş kütüphanelerinden birisi. Mimari anlamda çok etkileyici bir bina olmasının yanı sıra, içerdiği kaynaklar bakımından da çok zengin. Müzelerinde özel günlerde konserler yapılmakta ve bina çok amaçlı kullanım sağlamaktadır. Peki yeniden inşaa edilen bu kütüphane eskisinin yerini tutabilir mi? Tabiiki de hayır.

İskenderiye’ye gittiğimde, tarihin en gizemli yerlerinden birisine gideceğimden habersizdim. Bu bilgilere erişince, binayı ilk gördüğümdeki sevinç yerini acıya bıraktı. Sorgulamayı ceza haline getirmek ve yakıp yıkmak, sanırım yıllarca kullanılan bir yöntem olmuş. Yakıp, yok etmek yerine üretmeyi, bilimi, sanatı kucaklasak; önyargılarımızdan kurtulup bilgiye sarılsak dünya sizce de çok güzel bir yer olmaz mı?

 

 

 

 

 

 

TAYLAND’IN GİZLİ ADASI; PHI PHI

The Beach filmini hatırlarsınız. Öyle farklı bir film ki benim için; duygudan duyguya sürüklemişti beni. O filmi izlediğimde Tayland’a gitme isteğim biraz daha artmıştı. O gizemli adayı merak eder olmuştum. Hatta Tayland’a her yaklaştığımda, o ada, heyecanımı biraz daha arttırıyordu.

Sonunda Tayland’a varmıştım. Phuket’in turistik havasından kaçıp Phi Phi adasına ulaştım. Bütçem çok kısıtlı olduğundan, adaya ilk indiğimde biraz gözlemledim. İlk geceyi sahilde yatarak geçirdim. Hiçbir sıkıntı çıkmıyor, oldukça güvenli. Hatta çadırım olsaydı bütün zamanımı kamp yaparak harcayabilirdim.

Bir iki günümü adanın kendi içerisinde gezmeye ayırdım. Küçük olmasına bakmayın, adeta bir cennet. Sabah uyanır uyanmaz, sahile indiğinizde sizi karşılayan manzara bu oluyor;

Adanın arka taraflarını gezdikçe daha uygun hosteller bulabiliyorsunuz ki, ben de böyle yaptım. Genelde ucuz odaları, dışarıda fiyat olarak belirtmiyorlar, özellikle sormanız gerekiyor.

Ben bir günümü bu sahile ayırmıştım ki, gidince beni daha iyi anlayacaksınız. Ancak gün batımını kesinlikle View Point’te izlemelisiniz. Oklarla çok rahatlıkla bulabilirsiniz, tepede olduğu için küçük çaplı bir trekking sizi bekliyor. Buraya gün batımından  biraz daha önce gelirseniz, güzel bir yer kapabilir saatlerce oturabilirsiniz. Ben öyle oturmuşum ki, kalktığımda havanın karardığını fark ettim.

Diğer gün Phi Phi’de filmin olduğu adaya ulaşmak için; tekne turu satın almam gerekiyordu. Fiyatları değişiyor, ancak bütün tur şirketlerini gezmenizi öneririm. Özellikle adanın arka kısımlarına doğru fiyat biraz daha düşük oluyor. Filmin çekildiği yer; Maya Beach. Tekne turu 4-5 adayı gezdiriyor. Genelde tüm gün oluyor ve yemek de tura dahil oluyor.

Rüyada mı gerçekte mi olduğunuzu sorgulayacağınız koylara götürüyor sizi ve sizi bu manzarayla bir süre baş başa bırakıyor.

Bu manzaralardan geçerken sıradaki istasyonunuz çok ilginç; Monkey island yani maymun adası. Bu adada sadece maymunlar yaşıyor. İnanılmaz tatlılar; ancak dikkatli olun, saldırgan olabiliyorlar. Özellikle elinizde yemeği görünce oyun oynamaya çalışmayın, çünkü o sizinle oyun oynarsa biraz  şiddetli bir oyun olabilir bu.

En çok ilgi gören adalardan birisi; herkesin de filmden etkilendiği gibi Maya Island yani filmin çekildiği yerin ta kendisi. Bu ada, milli park olduğundan buraya ayrıca giriş ücreti de ödemeniz gerekiyor. Tabii milli park olduğundan adada kalmak yasak ne yazık ki. Burada genelde 4 saat vakit geçiriyorsunuz, inanın yetmeyecek. Bana göre 1 saat bile kalmadık ve bütün zamanımı şu manzaraya bakarak geçirdim;

Ardından muhteşem bir gün batımı yakaladık. Sanırım Tayland’da en güzel gün batımlarını izledim, dünyanın ne kadar büyük olduğunu düşünerek. Tekne dalgalarla savaşırken, tek hissettiğim bu muhteşem doğanın içinde olduğumdu. Dünyadaki etkileyeci yerlerden sadece bir tanesinin. Dünya öylesine büyük ki, daha yabancı olduğum birçok iklim, insan, kültür, doğa vardı. Daha o kadar çok yer vardı ki böyle; hepsine gitmek, hepsini yaşamak istiyorum.

Gün battıktan sonra; planktonlarla yüzmek için hafifçe bir koya yaklaşıyor. Şansınız varsa planktonların, büyüleyici parlaklığını görebilirsiniz; ben çok fazla göremesem de yine de gördüm. Zaten bütün günün yorgunluğu öyle vurmuştu ki bedenime, daha da fazla göreyim diye savaş vermedim. Geri dönerken hava kararmıştı. Hafif bir ışık eşliğinde adaya döndük. Dalgalar tekneye vurdukça, sarsıntının etkisi bile beni gördüklerimin etkisinden çıkartamıyordu. Hayatımın en güzel günlerinden birisini yaşadım.

Her zaman söylediğim gibi, anı yaşamak benim için çok önemli. Bir şeyleri erteleyince sanki hayatımdan zaman çalınıyormuş gibi hissediyorum. Siz de hayatınızdan zaman çalınmasına izin vermeyin ve dünyada böyle muhteşem yerler varken, onları yakalayın.

 

Araç çubuğuna atla